Cunda'nın teknelerdeki mizana direğinin ucundaki gözlem yeri olması bir yana...Adının Rumca kısmı da öte yana,
neden Alibey dedikleri de bir başka sepete...yazarak gezinin ilk durağından başlayalım. Otobüs durağı burası.
şehirlerarası otobüs terminalinin önündeki bu durağın arkasında taksi durağı var, sordum 30 lira yeter dediler Cunda'ya götürmek için. Otobüs daha ucuz geldi tabi. Belediye otobüsü yarım saatte bir geçiyor. Üstünde kocaman harflerle " Alibey Adası" yazıyor. 1 ytl.'lik masrafla bu yeni model otobüsle Cunda'ya onbeş dakikada varıyorum.
Sabahın ayazı olduğundan biraz serin hava ( Öğlen güzel bir güneş çıkarak beni uyandıracak). Önümde dönmez olmuş kocaman bir mevlevi heykeli var. Denizin kenarında hareketli gölgesiyle başı eğik duruyor. Cunda'nın içine doğru yürüyorum. Herkesin yaptığının tersini yapmak için Taş Kahve dedikleri eskiden balıkçı barınağı olan kahveye değil, arka sokakta bulduğum Zeytin Dalı adlı kahvenin arkasındaki açık bahçeye oturuyorum. Geniş bir meydan var önümde ve bu meydanın ortasında bir çeşme, çeşmenin iki adım uzağında otantik balıkçı restoranı. Ağlar sarkıyor. Salaş bir havası var. Deniz kenarında olmadığına duacıyım. Ucuz olduğuna kanaat getiriyor ve gece burada kafa çekmeye karar veriyorum kahvede çayımı yudumluyor ve malum Ayvalık tostunu ısırken gece içeceğim rakının
yanında bir deniz kestanesi kebabı hayali de kuruyorum; deniz börülcesi ve kestane. Midemin içindeki küçük Bernhardileri susturarak çantamı alıp, kahveciden öğrendiğim adı henüz olmayan üç katlı pansiyonun yolunu tutuyorum. Bu pansiyon denize sırtınızı vererek tepeye doğru çıkınca rastlayacağınız ikinci çeşmenin hemen arkasında. Pansiyon dar bir ev. Kireci yeni sürülmüş dış duvarının ortasında ahşap kapının yüz yıllık anıları var:
İki kapı tokmağı bu kapının sözcüsü oluyor. Teki diğerine göre çok ağır ve büyük bir yumruk tokmak, diğeri narin bir hanım eli. Ben erkek olduğumu belirtmek için iri olanı avuçlayarak ahşap kapıya çarptırıyorum. Genç bir kız açıyor kapıyı...içeriye " Anneee" bağırıyor. Neşeli yüzüyle bir anne, avuçlarını kuruladığı havluyla holün önünde beliriyor. " Buyrun"..." Uzun yoldan gelmişssiniz...kahvaltı ettiniz mi...yorgunsanız odanızı gösterebilirim hemen ama bana beş dakika verin" gayet mantıklı cümleler ve kibar diyaloglardan sonra evin içine kunduralarımı çıkartmama gerek kalmadan giriyor ve bu muazzam evin arkasında şahane bahçede kendimi bir hamağın üstüne atıyorum.
Biraz uyuklar gibiyken anne geliyor ve buyrun diyor, geminin küpeştesine tırmanırcasına üst kata çıkıyorum ve
dar penceresinden tüm Cunda'nın denize bakan yüzünü görebiliyorum. Henüz hava kapalı olduğundan herhalde anne
beni yeni odamda rahat bırakarak aşağıya inince bir sigara yakıp tek kişilk yatağa sırt üstü uzanarak Cunda adasının
geçmişini düşlüyorum. Cumhuriyetten sonra bu adada bir ara belediye kurulmuş, sonra nedense Ayvalık Belediyesine bağlamışlar tekrar Ada'yı. Belediye demek mebus demek. Mebus demek Cunda'nın sorunlarını mecliste anlatabilmek demek. Anlatmak da para demek. Derken Cunda'nın bir elli sene geciktirilerek halen korunabilmiş olmasının nedenini çakozluyorum ki uyumuşum.
Beni uyandıran güneş ve yarı açık pencereden esen rüzgarın savurduğu deniz kokusu alelade benliğimi geri getiriyor. Düşlerimi terk-i diyar ederek odanın bulunduğu koridorun sonundaki banyoda bir yıkanma faslına girişiyorum. Adetim üzre traş bıçağını da suretimde hızlıca gezindirip bisiklet kiralayabileceğim bir yer olup olmadığını
sormak için alt kata indiğimde zeytinyağlı bakla yapan annenin ağzında bir sigara, yanında türk kahvesi hafifçe sallanarak kral tvden şarkılar dinlegide kendi dünyasında bir yerlerde gezindiğini görüyor ve rahat bir " Oh be" çekiyorum. Memleket gibisi yok...der demez kendi kendime anneye sualimi zerk ediyor ve ondan " Dur benim oğlanın bisikleti var." yanıtıyla acaip ihya oluyorum.Olmuştum.Rüya gibiydi velhasıl. Uyandığıma pek emin değildim.
Herneyse. Bisikletin selesini ayarlayarak singer kutulu makine yağını ödünç veren anneye teşekürler edip vidalarını
da sıktığım velespitle Cunda adasının yakın köşelerini temaşa etmeye çıkıyorum...ki birisi neden bana hep şu anda bunları "şimdiki zamanla yazıyorsun" diyor. Gezi dili böyle demek geçiyor içimden. Her anı tekrar yaşayarak yazmak daha keyifli. " Hayır" diyor, " Saçma! Marakeş Mektupları'nı Canetti senin gibi mi yazmış?" Bak işte...
dilbilgisi öğretmeni bir sevgiliyle yaşam böyle oluyor...beni rahatsız etmek zorunda. " O mektupları yazarken Marakeş'deydi." İlgilenmeden yanımdan ayrıldı. Cık cııık cık...sesini işittim yine de. Pekala hak da verdim.
O vakit...kısa geçmeli: Cunda Adası'nda Ada Kamping var, Ege denizine bakıyor. Giriş paralı. Ama bu Ada kampingin hemen yanında rahatça denize girilebilecek ufak bir koy mevcut. Ne kola satan bir yer var ne de sçma sapan şezlong parası alan adamlar. Yolun aşağısında kalıyor ve asfalttan pek seçilmiyor. Deneme yanılma yöntemiyle bulmak zorundasınız. Biraz deniz kestanesi ve ufak taşlarla yosunlu kayalar yüzebilmek için iki üç metre kadar yürümek vs. Ama sessiz ve güzel üstelik şu gezi tekneleri de sanırım orada durmuyorlar. Gayet iyi.
Cunda'nın bir de öteki tarafı var. Bu taraf korsan adalarıyla, emekli korsanların imana gelerek keşiş oldukları
manastırlı güvercin adasına doğru açılıyor. Pateriça mı ne diyorlar, pek çözemedim ama bazıları bu adın koltuk değneğinden geldiğini iddia ediyor. Muazzam bir yer tabi. Ayışığı manastırı görülmeye değer. Diğer adaya, koyun ortasındaki adaya yüzmekse ki adı Güvercin Adası kolay, ama tekrar geri kıyıya yüzmek baya yıkıyor adamı.
Bu Güvercin Adası, güvercin kadar küçük. Beşyüz adıma yüzelli adım. Ortasında içi ve çatısı yıkık manastır var.
Güvercin yuvaları manastırın duvarlarındalar ve minik güvercinler bu deliklerin içinde ötüyorlar. Buraya İngiliz Kemal adında bir zat dalış turları düzenliyor. Dipte 'pina' dedikleri dikine midyeler var. İriler, bazıları 50 santimi buluyor. Ben bir kaç kedi balığı, bir vantuz, levrek vs. gördüm. Fena değil. Tabi Ayvalık'da dalabilecek daha güzel inler de var. Ama tüpsüz dalan benim gibi bir acemi için oralara gitmek pek zor.
Pateriça milli park ilan edildiğinden su alacağınız yer yok. Ben yine de baya güzel bir yer buldum. Ruhsatsızlarmış filan ama bira bile var. Ararsanız bulursunuz. Adını yazmayacağım...Ay Işığı Manastırı da ikinci köy dedikleri dokuz haneli taş evlerle dolu bir köyün toprak yol üstündeki kuyusundan sola döndüğünüzde yürüyerek on dakika uzaklıkta. Çok güzel. Bu bölgenin bir de yalancı boğaz dedikleri kısmı var. Orası bisikletle gidilebilecek mükemmel yerlerden biri. Dalmak için de çok uygun..balık tutmak için de. Ama balık avlamak yasak tabii.
Cunda'ya Ayvalık'a giderseniz kesinlikle buralara uğrayın. Ben çadır bularak, jandarmadan izin koparabilirsem oralarda bir hafta en az kamp kurmayı istiyorum. Ege'nin en güzel köşelerinden biri Pateriça, Cunda.